Olağandışı Hava Olayları

YAĞIŞI EN BOL OLAN İKLİM:

Yağmurlu gün sayısı en fazla olduğu dünyanın en yağışlı bölgesi Hawaii’deki Kauai adasındaki Waiale-ale Dağıdır. Bu bölgeye her yıl 350gün boyunca yağmur yağar. Yıllık ortalama yağış miktarı 11.455 mm’dir

EN UZUN SÜREN KURAKLIK:

En uzun kuraklığın görüldüğü yer Şili’de Atakama Çölü’ndeki Kalama bölgesi’dir. burası aynı zamanda dünya’nın en kurak bölgesidir. bölgeye 1971 yılına kadar 400 yıl hiç yağmur yağmadığı söylenmektedir.

HAVA BASINCI VE RÜZGAR HIZI:

Şu ana kadar ki en yüksek hava basıncı Sibirya’da bulunan Agata’da kaydedilmiştir. Burada hava basıncı deniz seviyesinde 1083.8 mb olarak ölçülmüştür.

En düşük hava basıncı ise 870 mb olarak 1979’da Büyük Okyanus’un üzerinde görülen Tip adlı kasırganın merkezinde ölçülmüştür.

450 km/saat olarak ölçülen en hızlı yüzey rüzgarı ABD’nin Teksas eyaletinde görülen bir hortum sırasında oluşmuştur.

EN SICAK VE SOĞUK YERLER:

Birleşmiş Milletlere bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO)’nün verilerine göre ise dünyada bugüne kadar yıllık en düşük sıcaklık – 89,2 derece ile Antarktika’nın Vostok bölgesinde ölçülmüştür.

En yüksek sıcaklık ise 13Eylül 1922’de 57 derece ile Libya / El Azizia’da meydana geldi.( Meteoroloji uzmanları sıcaklıkları hep gölgede ölçerler.)

TÜRKİYE’DE ENLER

Yetkililerden edinilen bilgilere göre; Türkiye’de bugüne kadar yıllık yağış miktarı en çok 1931 senesinde (4045,3 mm) ile Rize’de meydana geldi.

En yüksek kar kalınlığı ise 5 metre 25 cm. ile 1954’ün Şubat’ında Bitlis’te kaydedildi.

En düşük sıcaklık eksi 45,6 derece ile 20 Ocak 1972’de Ağrı’da

En yüksek sıcaklık ise 19 Temmuz 1973 tarihinde 48,5 derece ile Dalamanda yaşandı.

Lise 4 Coğrafya 12 içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

İNSANLIĞI TEHDİT EDEN BAZI OLAYLAR

İNSANLIĞI TEHDİT EDEN BAZI OLAYLAR

1.Dünya’mızda Bazı Canlı Türlerinin Yok Olmasının Doğal Dengeye Etkisi:

Yeryüzünde çok sayıda canlı yaşamaktadır. Canlılar, yaşamlarını çevreleriyle sürekli bir etkileşim içinde sürdürürler. Beslenme, barınma ve çoğalma gibi temel gereksinimlerini yaşadıkları bu doğal ortamdan karşılarlar. Doğal ortamda canlılarla cansızlar arasındaki sürekli ilişkiye doğal denge denir. Doğal ortamın zarar görmesi, doğal dengenin bozulmasına neden olur. Bu da o çevrede yaşayan canlıların, yok olması veya türlerinin azalması anlamına gelir.

Canlılar arasında, bulunduğu çevreyi en çok etkileyen ve ona zarar veren insandır. Günümüzde dünya nüfusu hızla artmaktadır. Artan nüfusun beslenme, barınma vb. gereksinimlerini karşılayabilmek için doğal ortam, insanların bilinçsiz davranışları sonucunda bozulur. Ormanlar; tarla açmak, bina yapmak amacıyla veya yangınlarla yok edilir. Oysa ki ormanlar, doğal dengeyi sağlayan çok sayıda canlının barınma ve beslenme ortamıdır. Ayrıca çevreyi canlı tutan, güzelleştiren, erozyonu önleyen, toprak kaymalarını engelleyen ve insanlara pek çok ürün sağlayan doğal varlıklar yine ormanlardır. Bunların yok edilmesi, orada yaşayan canlıların da tükenmesine, insanların bu ürünlerden yoksun kalmasına ve doğal ortamın bozulmasına neden olur.

Aynı şekilde sanayi atıkları ve daha başka maddelerle suların (deniz, göl ve akarsu) kirletilmesi de pek çok canlı türünün azalmasına veya yok olmasına neden olur. Av yasağına uymama ve aşırı avlanma da canlı türlerini yok eden bir başka etmendir. Görülüyor ki, doğal ortamın bozulmasının kaynağında her insan vardır. İnsanın doğal ortama bu şekilde müdahalesi dünyanın zenginliğini büyük çapta yitirmesine neden olur. Sonuçta, yaşamak için birbirlerine doğrudan veya dolaylı olarak muhtaç olan canlılardan birinin yok olması, doğada düzeltilemeyecek bozulmalara yol açar. Bu bakımdan doğal çevreyi korumak önemlidir. Çevrenin korunması biz insanların çevreye karşı duyarlı olmasıyla mümkündür.

Hepimize büyük yarar sağlayan doğal çevremize karşı görevimiz, onu yok etmek değil, korumak, geliştirmek ve ondan bilinçli olarak yararlanmaktır. Bu nedenle tüm canlıları sevmeli ve doğayla dost olmalıyız.

Son yıllarda, doğal dengenin bozulmasının doğuracağı sonuçların ne kadar önemli olduğunu anlayan ülkeler, çevre korumasına büyük önem vermeye başlamışlardır. Yurdumuzda da doğal yaşamı korumak amacıyla pek çok milli park oluşturulmuştur. Kuşcenneti, Yedigöller, Kovada Gölü ve Uludağ milli parkları bunlara örnektir.

2. Doğal Kaynakların Bilinçsizce Tüketilmesi:

Yaşamımızı sürdürmek için doğal kaynaklardan yararlanırız. Hava, su, toprak, bitki örtüsü, hayvanlar ve madenler doğal kaynaklarımızı oluşturur. Bitmeyecekmiş gibi görünen bu kaynaklar, insanların bilinçsizce davranışları sonucu hızla azalmaktadır. Oysa görevimiz, bunları yok etmek değil, korumaktır.

Bitkiler ve hayvanlar, yaşamları için gerekli oksijeni havadan alırlar. Havanın çeşitli şekillerde kirletilmesi, bu kirliliğin yağmur suları ile yeryüzüne inerek akarsu, yer altı suları ve toprağa karışması, orada yaşayan canlıları olumsuz yönde etkiler. Onların türlerinin azalmasına veya yok olmasına neden olur. Çünkü doğadaki canlıların zenginliği, sağlıklı bir çevrenin var olmasına bağlıdır.

Su, sağlıklı bir hayatın devamı için canlıların gereksinim duyduğu en önemli doğal kaynaklardandır. Yeryüzünün yaklaşık dörtte üçünü ve canlı vücudunun önemli bir kısmını su oluşturur. İnsanlar birçok alanda (temizlik işlerinde, elektrik enerjisinin elde edilmesinde, bahçe ve tarlaların sulanmasında, deniz ulaşımında vb.) sudan yararlanır. Su, içinde yaşayan birçok canlıya da yaşama ortamı sağlar. Burada yaşayan balıkların beslenmemiz açısından önemi büyüktür.

İnsanların yıllarca deniz, göl ve akarsulara bıraktığı atık maddeler, buralarda yaşayan canlı türlerinin azalmasına, bazılarının da yok olmasına neden olmuştur. Ayrıca buna bağlı olarak birçok önemli turizm merkezi de özelliğini yitirmiştir. Örneğin, bugün yurdumuzda Haliç ve İzmit Körfezi’nin çeşitli şekillerde kirletilmesi, çevre ve orada yaşayan canlılar için önemli bir tehlike oluşturmaktadır. Sanayinin hızla gelişmesi de su kaynağının tüketimini etkilemektedir. Ancak ülkelerin kalkınmasında ve iş olanaklarının oluşturulmasında sanayi kuruluşlarına da gereksinim vardır. Burada dikkat edilmesi gereken konu, suyun tutumlu bir şekilde ve kirletilmeden kullanılmasıdır.

Aynı şekilde doğal kaynaklarımızdan olan ormanların da sayılamayacak kadar yararları vardır. Bunlardan, gelecek kuşakların da yararlanmasını sağlamak için onları korumalıyız. Nüfus artışına paralel olarak giderek artan bir biçimde kullanılan bu kaynaklar korunmadığı takdirde zamanla tükenme noktasına gelir. Bu durum, doğa için bir felaket oluşturur.

Yaşamın doğal kaynağı olan toprağa bırakılan zararlı katı ve sıvı atıklar, zamanla toprağın özelliğini kaybetmesine neden olur. Verimliliğini yitiren toprak, üzerinde yaşayanları besleyemez duruma gelir. Bitki örtüsünden yoksun kalan toprak, sularla taşınarak gölleri doldurur ve oradaki canlıların yok olmasına neden olur.

Doğal kaynaklarımızdan olan yer altı zenginlikleri (madenler) de insanlar tarafından bilinçsizce tüketilmesi sayesinde her geçen gün azalmaktadır. Madenlerden; sanayi alanında, enerji elde etmede ve başka alanlarda yararlanmaktayız. Yapılan araştırmalara göre çok önemli birer enerji kaynağı olan petrol, kömür ve doğal gaz, yeni yataklar bulunmazsa, aşırı kullanılmaları nedeniyle çok kısa bir zaman sonra tükenecekleri belirtilmektedir. Bu bakımdan gerek enerji kaynaklarımızı, gerekse diğer yer altı kaynaklarımızı bilinçli kullanarak onlardan daha uzun bir süre yararlanmayı sağlamalıyız.

Şu halde yaşamımız için vazgeçilmez birer kaynak olan doğal kaynaklarımızı bilinçli kullanmak, en başta gelen görevlerimiz içerisinde olmalıdır.Günlük yaşantımızda, okulda ve evde bilinçli birer tüketici olmak durumundayız. Su, elektrik, yakıt ve besin maddelerini israfa kaçmadan gerektiği kadar kullanmalıyız.

3. Savaş, Açlık ve İsraf :

Savaşlar, insanlar üzerinde uzun yıllar silinemeyecek olumsuz etkiler bırakan felaketlerdir. Savaşların pek çok nedeni olabilir. Ancak bazen gerçek nedenleri yerine basit bir nedenden dolayı da savaş çıkmaktadır. Çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine neden olan savaşlar, pek çok kişinin de sakat kalmasına neden olmaktadır. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte savaşlarda kullanılan silahlarda büyük gelişme olmuştur. Özellikle kitle imha silahlarından olan nükleer (atom bombası), biyolojik ve kimyasal silahların savaşlarda kullanılması halinde büyük çapta ölümlerin, acıların yaşanacağı bir gerçektir. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’nın Nagazaki ve Hiroşima kentlerine atılan atom bombaları çok sayıda insanın ölmesine, sakat kalmasına ve hastalanmasına neden olmuştur. Bombaların etkisi günümüzde de devam etmektedir. Bu durum ülkeleri savaş yapmamak için önlem almaya zorlamıştır . Bu amaçla Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulmuş, birçok anlaşma ve sözleşme yapılmış ve bu tür silahların yapımı, kullanılması yasaklanmıştır.

Savaş ve açlık kavramları arasında doğrudan bir bağ bulunmaktadır. Doğal çevreye de zarar veren savaşlar, açlığa da neden olan ekonomik ve sosyal etkenlerin başında gelir. Ülkelerin silahlanmaya ayırdıkları büyük paralar, o ülkedeki toplumun açlık felaketi ile karşı karşıya kalması sonucunu doğurabilir.

Dünyadaki besin kaynaklarının dağılımında büyük farklılıklar vardır. Bu kaynaklar, bazı ülkelerde çok bol iken, bazılarında azdır. Kaynakların az olması, ülkelerde açlığa neden olmaktadır. Dünyada açlığa karşı mücadele etmek amacıyla kurulan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Teşkilatı (FAO) ‘na göre 450 milyon insan açlık tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Bu tehlikede çoğunluğu çocuklar oluşturmaktadır. Birleşmiş Milletler Uluslar Arası Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), her yıl bu şekilde 15 milyon çocuğun öldüğünü belirtmektedir.

Açlıkla karşı karşıya olan insanların çoğunluğunu Afrika ve Asya kıtalarındaki bazı ülkeler oluşturmaktadır. Gelişmiş ve bol miktarda besin maddesine sahip ülkeler, açlıkla karşı karşıya bulunan ülkelere, gıda ve parasal yardımda bulunmaktadır. Ayrıca FAO ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı gibi uluslararası kuruluşlar da bunlara yardım elini uzatmaktadır. Ancak bu ülkelerde nüfus artışının hızlı olması, yapılan yardımlarla açlığın önlenmesinde başarıya ulaşılmasını güçleştirmektedir.

Yurdumuz, kendi gereksinimi olan tarım ürünlerini kendi topraklarındım sağlayabilen çok az ülkeden biridir. Bu özelliği ile beslenme sorunu bulunmayan ender ülkelerdendir. Bununla birlikte ülkemizde, yanlış beslenme alışkanlığından kaynaklanan dengesiz bir beslenme sorunundan söz etmek mümkündür. Dengesiz ve yetersiz beslenme birçok hastalığı beraberinde getirmektedir.

Bazı ülkelerde her yıl çok sayıda insan açlıktan ölürken, bazı ülkelerde büyük bir savurganlık ve israf yaşanmaktadır. İsraf, ülkelerin ekonomilerini çökerten bir faktördür. Bu bakımdan her konuda tasarrufa dikkat etmeli, israftan kaçınılmalıdır.

İsraf yalnızca besin maddelerinin bilinçsizce tüketiminde yaşanmaz. Aynı zamanda insan gücü ve beyin gücünün de uygun alanlarda kullanılmamasıyla da gerçekleşir. Bu alanlardaki israf nedeniyle Türkiye, dünya ülkeleri içerisinde ön sıralarda yer almaktadır. İsrafın önüne geçebilmek için her alanda tutumlu olmak gerekir. Gereksinimimiz olan maddeleri, zamanımızı ve gücümüzü tasarruflu kullanmak zorundayız, Ülkemize olan sevgimizi, bu şekilde davranarak gösterebiliriz.

4. Nükleer, Biyolojik ve Kimyasal Silahlar ile Mayınların Kullanımı :

Kısaca, kitle imha silahları (KİS) olarak bilinen nükleer, biyolojik ve kimyasal (NBC) silahlar, insanlığın geleceği için büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Son yıllarda özellikle Orta Doğu ülkelerinin bir kısmında giderek artan bir silahlanma yarışı gözlenmektedir. Endişe verici en önemli gelişmeler, çok sayıda insanın birden ölümünü ve stratejik tesislerin yok olmasını hedefleyen nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar alanında olmaktadır. Bu silahların fırlatılmalarını sağlayan füzelerin 600-1000 km arasındaki uzaklıklara kadar etkili olmaları, kullanılmaları halinde insanlığa büyük zararlar verecektir.

Yurdumuzun çevresinde bulunan bazı komşu ülkelerin, söz konusu silahları geliştirme yönündeki çalışmaları, Türkiye ve dünya tarafından yakından ve kaygıyla izlenmektedir. Bu çerçevede ülkemiz ve daha pek çok ülke, bu silahların yapılmasının, kullanılmasının ve yayılmasının önlenmesine ilişkin uluslar arası anlaşmalara üye olmuştur. Ancak bu silahların yapımı, yayılması, kullanılması ve denenmesi çeşitli antlaşmalarla yasaklanmasına rağmen, bazı ülkelerin bu silahlarla ilgili gizli çalışmaları olduğu belirtilmektedir. Bu durumda nükleer silahlar insanlığın geleceğini tehdit etmeye devam etmektedir. İnsanlık için bir felaket oluşturan bu silahların yapılması ve kullanılması mutlaka engellenmelidir. Bu konuda, Dünya devletlerine önemli görevler düşmektedir.

5. Başlıca Bulaşıcı Hastalıklar:

Her hastalık önemlidir. Ancak sık görülen ve birçok kişinin ölümüne veya sakat kalmasına yol açan hastalıkların toplum açısından ayrı önemi vardır. Böyle hastalıklara önemli hastalıklar denir. Bulaşıcı hastalıklar da tarih boyunca önemli hastalıkların başında gelmiştir, Günümüzde de bazı bulaşıcı hastalıklar hala önemini korumaktadır. Her yıl binlerce kişi bu hastalıklara yakalanmakta ve yaşamını yitirmektedir.

Kızamık, kızamıkçık, kabakulak, suçiçeği, boğmaca gibi hastalıklar Özellikle çocuklar için büyük önem taşımaktadır. Tifo, dizanteri, kolera, bulaşıcı sarılık (hepatit), AİDS, trahom, sıtma ve kuduz gibi hastalıklar da insanların ölümüne neden olabilen önemli bulaşıcı hastalıklardır. Bu hastalıklar hasta kişiyle doğrudan temas yoluyla bulaşabildiği gibi, su, besin, kan ve havayla da bulaşabilir. Ayrıca bazı sineklerin sokması, bazı hasta hayvanların ısırması ve tırmalaması yoluyla da bulaşması mümkündür.

Bunlardan; özellikle çocuklar için önemli olan hastalıklar, hasta kişinin öksürük ve hapşırmasıyla çevreye yaydığı mikroplar aracılığıyla bulaşır. Tifo, dizanteri, kolera, bulaşıcı sarılık ve AİDS gibi hastalıklar ise daha çok su, besin ve kan yoluyla bulaşan hastalıklardır. Sıtma (sivrisinekle) ve trahom (karasinekle) sineklerin sokması, kuduz da hasta hayvanların (köpek, kedi gibi) ısırması ile bulaşır.

Çağımızda insanlığı tehdit eden en önemli hastalıklardan biri de AİDS’tir. Bu hastalık vücudun başka hastalıklara karşı direncini azaltarak ölüme yol açar. Etkeni bir virüstür. Hem kan yoluyla hem de cinsel ilişki ile bulaşan bu hastalığın henüz tedavisi ve aşısı yoktur. AİDS hastalığına yakalanma riskinin en çok olduğu gruplar; güvenli cinsel ilişkisi olmayanlar, kan ürünleri kullanması gerekenler, uyuşturucu bağımlıları ve sağlık personelidir. Bu hastalıktan korunmak için; kan ürünleri kullanması gerekenler, mutlaka gerekli tahlilleri yapılmış kan ürünlerini tercih etmelidirler. Ayrıca kullanılan birtakım aletlerin (cerrahi, diş fırçası, manikür aletleri vb.) sterilize edilerek kullanılması gerekmektedir. Bunun yanında sağlıklı cinsel ilişki kurallarına uyulmalıdır.

Çağımızda henüz tedavisi olmayan bir diğer önemli bulaşıcı hastalık da HEPATİT B (sarılık)’dir. Bu hastalık da kan yoluyla ve cinsel ilişki ile bulaşmaktadır. Bu hastalığa yakalananlarda, karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanseri oluşma ihtimali yüksektir.

Hepatit B’den korunmak için aşı yaptırmalı, test edilmemiş kan kullanılmamalı, tıbbi aletler sterilize edilerek kullanılmalıdır. Ayrıca bir defa kullanılan enjektörler atılmalı, güvenli cinsel ilişki ve tek eşlilik kurallarına uyulmalıdır.

6. Eğitimsiz Nüfus ve İşsizlik :

Eğitim, insanların en temel hakkıdır. Ülkelerin gelişmişlik düzeyi ile eğitim sistemleri arasında çok sıkı bir bağ vardır. Ancak dünya ülkeleri arasında okuryazar oranı konusunda çok büyük ayrılıklar vardır. Gelişmiş ülkelerde okuryazar oranı %95’i aşarken pek çok ülkede bu oran oldukça düşüktür. Okuryazar olmayanların oranı özellikle Afrika ülkelerinde fazladır. Bu ülkelerde okuryazar olmayanlar, nüfusun %60’ından daha fazlasını oluşturuyor. Okuryazar oranının düşük olduğu ülkeler; dünyada nüfus artışının en yoğun olduğu ülkelerdir. İllimi karşılık yoksulluk nedeniyle bu ülkelerin eğitime ayırabildiği ödenek oldukça azdır. Oysa zengin ülkeler, eğitim için çok büyük harcamalar yapmaktadır. Örneğin, Fransa’da milli eğitimin bütçesi, devletin en önemli harcaması haline gelmiştir.

Yoksul ülkelerde, temel bilgilerin verilmesinde bazı sorunlarla karşılaşılmaktadır. Eğitimin dershane yerine açık havada yapılması, öğretmenlerin yeterince eğitilememiş ve sınıfların kalabalık olması (80-100 kişi), okul araç ve gereçlerinin yetersizliği vb. bu sorunlara örnektir. Bu ülkelerde çok sayıda çocuk ilköğretime devam edememekte veya hiç okula gidememektedir. Çünkü bu çocukların büyük çoğunluğunu yoksul ve eğitimsiz ailelerin çocukları oluşturmaktadır. Bu nedenle, ailelerine maddi katkıda bulunmak amacıyla küçük yaşta çalışmak zorunda kalan bu çocukların zamanla kötü alışkanlıklar kazanmaları kaçınılmaz olmaktadır.

Gelişmemiş ülkelerde kız çocukları ile erkek çocukları arasında, okula gitme ve eğitilme konusunda oldukça belirgin bir eşitsizlik vardır. Çünkü bu ülkelerde, kız çocuklarını daha çok aile çevresi içerisinde tutmaya yönelik bir anlayış hakimdir. Bu durum kadınların ekonomik, sosyal ve siyasal hayatın dışında kalmasına neden olmaktadır. Bu eşitsizliğe küçük oranda da olsa sanayileşmiş ülkelerde de rastlanmak mümkündür. Oysa ki bir ülkenin eğitilmiş kadın nüfusu, ne kadar çok olursa o ülkenin sosyal durumu da o kadar yüksek olur. Çünkü eğitilmiş kadın, çocuğunu da iyi eğiten kadındır. Böylece toplumun sosyal, ekonomik ve kültürel yönlerden düzeyini yükseltmiş olmaktadır.

Son yıllarda yoksul ülkelerde cehalete karşı büyük bir savaş açılmıştır. 196O’lı yıllardan itibaren pek çok ülke, bu konuya öncelik vermeye başlamıştır. Okul çağındaki çocukları eğitebilmek için çok büyük harcamalar yapılmaktadır. Okuryazar olmayan yetişkinler için de bu konuda büyük gayretler sarf edilmekte ve olumlu sonuçlar alınmaktadır. Buna rağmen dünyada okuma yazma bilmeyenlerin sayısı oldukça yüksektir. Bu konuda ciddi çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Ülkemizde de devletimizin, her vatandaşın okuryazar olması konusunda büyük gayretleri vardır. Bu amaçla en küçük yerleşim birimine kadar eğitim hizmetlerini götürmeye çalışmaktadır. Bunun mümkün olmadığı yerlerde taşımalı sistemle çocuklarını eğitmektedir. Ayrıca yatılı bölge okulları açmakta ve daha pek çok proje ile çocuklarına bu hizmeti sağlamaya çalışmaktadır.

Devletimiz, eğitim hizmetlerini yalnızca okul çağında olan çocuklarına değil, ayrıca yetişkinlere de götürmeye çalışmaktadır. Bu hizmetiyle okuma yazma bilmeyenler için açtığı kurslarla vatandaşlarına okuryazar duruma getirdiği gibi, onlara beceri kursları ile meslek de kazandırmaktadır. Etkin bir temel eğitim, ekonomik kalkınmanın da temel öğesidir. Çünkü eğitim, ekonomik büyümenin ve işsizliği önlemenin de ön koşuludur. Eğitim; çocuklara, gençlere, hatta yetişkinlere temel beceriler kazandırır. Onların topluma etkin bir biçimde katılmalarını sağlar. Bu durum ekonomik gelişmeyi hızlandırır. Toplumsal ilişkileri geliştirir. Bunun böyle olmaması halinde toplumda bunalımlar olur, yoksulluk ve işsizlik başlar.

İşsiz insan, çalışabilir durumda olduğu halde işten yoksun olan ve karşılığında para kazanacağı bir iş arayan kimsedir. Günümüzde işsizlik, ekonomik özelliklerine bağlı olarak gelişmiş ülkelerin bile sorunu olmaktadır. Bu sorun gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerde hızlı nüfus artışına paralel olarak kendini daha çok belli eder.

Ülkemizde de bir yandan hızlı nüfus artışı, öte yandan tarım topraklarının daha çok insan tarafından bölüşülmek zorunda kalınması, kırdan kente göç hareketleri ile işsizlik sorunu yaşanmaktadır…

Seher Çoban Hocama Teşekkürler

Lise 3 Coğrafya 11 içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

DÜNYA’NIN ŞEKLİ VE HAREKETLERİ

DÜNYA’NIN ŞEKLİ VE  HAREKETLERİ

A. DÜNYA’NIN ŞEKLİ
Dünya, kutuplardan hafifçe basık, Ekvator’dan şişkin kendine has bir şekle sahiptir. Buna geoit denir. Dünya’nın geoit şekli, kendi ekseni etrafında dönüşü sırasında oluşan, merkez kaç kuvvetiyle savrulması sonucu meydana gelmiştir.

Dünya’nın Şeklinin Sonuçları
• Ekvator’un uzunluğu tam bir meridyen dairesinin uzunluğundan daha fazladır.
• Ekvator yarıçapı, kutuplar yarıçapına göre 21 km daha uzundur.
• Dünya’nın şeklinden dolayı, güneş ışınları yeryüzüne farklı açılarla düşer.
• Sıcaklık dağılışını etkiler. Ekvator’dan kutuplara doğru gidildikçe sıcaklık değerleri düşer.
• Dünya’nın şeklinden dolayı, Dünya’nın bir yarısı karanlıkken diğer yarısı aydınlıktır. Aydınlanma çizgisi daire biçiminde olur. Buna aydınlanma çemberi de denir.
• Kutuplar, Dünya’nın merkezine (Ekvator’a göre) daha yakındır. Bunun sonucu olarak, yerçekimi Ekvator’da az, kutuplarda daha fazladır.
• Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüş hızı Ekvator’dan kutuplara gidildikçe azalır.
• Ekvator’dan kutuplara gidildikçe, paralel boyları ve meridyenler arası mesafe azalır.
• Dünya’nın şeklinden dolayı, harita çizimlerinde hatalar meydana gelir.
• Kutup yıldızının görünüm açısı bulunduğumuz yerin enlem derecesini verir.

B. DÜNYA’NIN HAREKETLERİ
1. Dünya’nın Kendi Ekseni Etrafında Dönmesi (Günlük Hareket)

Dünya kendi ekseni etrafındaki dönüşünü, batıdan doğuya doğru 24 saatte tamamlar. Buna 1 gün denir.
Dünya, kendi ekseni etrafında atmosfer ile birlikte döndüğü için bu dönüş hissedilmez. Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki hızı en fazla Ekvator üzerindedir. Bu hız saatte 1670 km/saattir. Kutuplarda hız sıfırdır.

Dünya’nın Kendi Ekseni Etrafındaki Dönüşünün Sonuçları
• Gece ve gündüz birbirini takip eder.
• Güneş ışınlarının günlük geliş açıları değişir.
• Günlük sıcaklık farkları meydana gelir. Bunun sonucunda;
– Fiziksel çözülme oluşur.
– Günlük basınç farkları oluşur.
– Meltem rüzgârları oluşur.
• Merkez kaç kuvveti meydana gelir. Bunun sonucunda;
– Sürekli rüzgârların (Alize, Batı, Kutup) yönlerinde sapmalar meydana gelir.
– Okyanus akıntıları (Gulf – stream, Labrador, vs.) halkalar oluşturur ve yönlerinde sapmalar olur.
• Yerel saat farkları meydana gelir.
• Cisimlerin gün içindeki gölge uzunlukları değişir.
• Güneş doğuda erken doğar, batar ve batıda geç doğar, batar.
• Dinamik basınç kuşakları meydana gelir.

2. Dünya’nın Güneş Etrafında Dönmesi (Yıllık Hareket)
Dünya, kendi ekseni etrafındaki günlük dönüşünü sürdürürken, bir yandan da Güneş’in çevresinde dolanır. Dünya, Güneş etrafındaki dönüşünü elips şeklindeki bir yörünge üzerinde 365 gün 6 saatte tamamlar. Buna 1 yıl denir.
Dünya, 939 milyon km lik yörüngesi üzerinde saatte 108 bin km. hızla hareket eder.

Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığı sabit değildir. Bazen yaklaşırken, bazen uzaklaşır. Bunun nedeni, Dünya yörüngesinin elips şeklinde olmasıdır. Dünya’nın Güneş’e en yakın olduğu 3 Ocak tarihine Perihel (Günberi) denir. Dünya’nın Güneş’ten en uzak olduğu 4 Temmuz tarihine ise Afel (Günöte) denir.
Dünya’nın Güneş’e yaklaşıp uzaklaşması, Dünya üzerindeki sıcaklık dağılışını belirgin olarak etkilemez. Sıcaklık dağılışını etkileyen temel etken güneş ışınlarının geliş açısıdır.
Dünya’nın hızı sabit değildir.

Hız, günberi tarihinde artarken, günöte tarihinde azalır. Bunun sonucunda;
– Mevsim süreleri farklıdır.
– Eylül ekinoksu iki günlük gecikmeyle gerçekleşir.
– Şubat ayı iki gün kısa sürer.

Dünya’nın Güneş Etrafındaki Dönüşünün Sonuçları
• Mevsimlerin oluşmasına ve değişmesine neden olur.
• Mevsimlik sıcaklık farkları meydana gelir.
• Kara ve denizler arasında sıcaklık farkları oluşur.
• Muson rüzgârları meydana gelir.
• Gece – gündüz uzunlukları değişir.
• Güneş’in ufuk üzerinde doğduğu yer ve saat ile, Güneş’in ufukta battığı yer ve saat değişir.
• Güneş ışınlarının yeryüzüne düşme açıları değişir.
• Cisimlerin gölge boyları değişir.
• Aydınlanma çemberi mevsimlere göre yer değiştirir.
• Güneş ışınları yıl boyunca dönencelere bir kez, dönenceler arasına iki kez dik düşer.

Dünya’nın Eksen Eğikliği
Dünya’nın elips şeklindeki yörüngesinden geçen düzleme Ekliptik (yörünge) düzlemi, Ekvator’dan geçen düzleme ise Ekvator düzlemi denir.

Bu iki düzlem birbiriyle çakışmaz. Çünkü, Dünya’nın ekseni ekliptik düzleme tam dik değildir. Başka bir ifadeyle, Dünya ekseni ile ekliptik düzlemi arasında 66° 33′, Ekvator düzlemi ile ekliptik düzlemi arasında 23° 27′ lık bir açı vardır.
İşte yukarıda, Dünya’nın Güneş etrafındaki hareketinin sonuçlarında sayılanların asıl nedeni, Dünya’nın ekseninin eğik olmasıdır. Buradan, “Dünya’nın Güneş çevresinde dönüşünün sonuçları, eksen eğikliği ile birlikte ortaya çıkar” sonucunu çıkarabiliriz.
Dünya ekseninin 23°27′ eğik oluşunun sonuçları şunlardır:
• Güneş ışınlarının yeryüzüne düşme açısı yıl boyunca değişir.
• Güneş’in doğuş ve batış saatleri ile yerleri değişir.
• Aydınlanma çemberinin sınırı mevsimlere göre değişir.
• Mevsimlerin oluşumuna neden olur.
• 21 Aralık’ta Güney Yarım Küre’nin, 21 Haziran’da ise, Kuzey Yarım Küre’nin Güneş’e daha dönük olmasına neden olur.
• Gece ile gündüz süreleri arasındaki farkın, Ekvator’dan kutuplara gidildikçe artmasına neden olur.
• Yıl içinde cisimlerin gölge uzunlukları değişir.
• Dönencelerin ve kutup dairelerinin sınırlarını belirleyerek, matematik iklim kuşaklarının oluşumuna neden olur.
Ekvator çizgisi üzerinde yıl boyunca gece ve gündüz süreleri değişmez.

EKİNOKS – SOLSTİS GÜNLERİ VE ÖZELLİKLERİ
Dünya’nın Güneş etrafında dönmesi ve eksen eğikliğine bağlı olarak dört önemli gün ortaya çıkar. Bu günler aynı zamanda mevsimlerin başlangıcıdır.
21 Mart ve 23 Eylül tarihlerine ekinoks (gece – gündüz eşitliği) tarihleri, 21 Aralık ve 21 Haziran tarihlerine de solstis (gündönümü) tarihleri denir.

a. Kuzey Yarım Küre
• Güneş ışınları Yengeç Dönencesi’ne 90°lik açı ile düşer.
• Yaz mevsiminin başlangıcıdır.
• En uzun gündüz, en kısa gece yaşanır.
• Yengeç Dönencesi’nden kuzeye gidildikçe gündüz süresi uzar, gece süresi kısalır.
• Bu tarihten itibaren gündüzler kısalmaya, geceler uzamaya başlar. Fakat 23 Eylül tarihine kadar gündüzler gecelerden uzundur.
• Aydınlanma çemberi Kuzey Kutup Dairesi’ne teğet geçer.
• Yengeç Dönencesi’nin kuzeyi, güneş ışınlarını yıl içerisinde alabileceği en dik açı ile alır. Bu tarihten itibaren güneş ışınlarının gelme açıları küçülmeye başlar.
• Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde en kısa gölge yaşanır. Bu tarihten itibaren gölge boyları uzamaya başlar.

b. Güney Yarım Küre
• Güneş ışınları Oğlak Dönencesi’ne 43°06′ lık açı ile düşer.
• Kış mevsiminin başlangıcıdır.
• En uzun gece, en kısa gündüz yaşanır.
• Oğlak Dönencesi’nden güneye gidildikçe gece süresi uzar, gündüz süresi kısalır.
• Bu tarihten itibaren geceler kısalmaya, gündüzler uzamaya başlar. Fakat 23 Eylül tarihine kadar geceler gündüzlerden uzundur.
• Aydınlanma çemberi Güney Kutup Dairesi’ne teğet geçer.
• Oğlak Dönencesi’nin güneyi güneş ışınlarını yıl içerisinde alabileceği en dar açı ile alır. Bu tarihten itibaren güneş ışınlarının gelme açıları büyümeye başlar.
• Oğlak Dönencesi’nin güneyinde en uzun gölge yaşanır. Bu tarihten itibaren gölge boyları kısalmaya başlar.

23 EYLÜL

Kuzey ve Güney Yarım Küre
• Güneş ışınları öğle vakti Ekvator’a 90°lik açı ile düşer.
• Gölge boyu Ekvator’da sıfırdır.
• Güneş ışınları bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre’ye dik düşmeye başlar.
• Bu tarihten itibaren Kuzey Yarım Küre’de geceler, gündüzlerden uzun olmaya başlar. Güney Yarım Küre’de ise tam tersi olur.
• Bu tarih Kuzey Yarım Küre’de Sonbahar, Güney Yarım Küre’de İlkbahar başlangıcıdır.
• Aydınlanma çemberi kutup noktalarına teğet geçer. Bu tarihte Güneş her iki kutup noktasında da görülür.
• Dünya’da gece ve gündüz birbirine eşit olur.
• Bu tarih Kuzey Kutup Noktası’nda 6 aylık gecenin, Güney Kutup Noktası’nda ise 6 aylık gündüzün başlangıcıdır.

21 ARALIK

a. Kuzey Yarım Küre
• Güneş ışınları Yengeç Dönencesi’ne 43°06′ lık açı ile gelir.
• Kış mevsiminin başlangıcıdır.
• En uzun gece, en kısa gündüz yaşanır.
• Yengeç Dönencesi’nden kuzeye gidildikçe gece süresi uzar, gündüz süresi kısalır.
• Bu tarihten itibaren geceler kısalmaya, gündüzler uzamaya başlar. Fakat 21 Mart tarihine kadar, geceler gündüzlerden uzundur.
• Aydınlanma çemberi Kuzey Kutup Dairesi’ne teğet geçer.
• Yengeç Dönencesi’nin kuzeyi güneş ışınlarını yıl içerisinde alabileceği en dar açı ile alır. Bu tarihten itibaren güneş ışınlarının gelme açıları büyümeye başlar.
• Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde en uzun gölge yaşanır. Bu tarihten itibaren gölge boyları kısalmaya başlar.

b. Güney Yarım Küre
• Güneş ışınları Oğlak Dönencesi’ne 90° lik açı ile gelir.
• Yaz mevsiminin başlangıcıdır.
• En uzun gündüz, en kısa gece yaşanır.
• Oğlak Dönencesi’nden güneye gidildikçe gündüz süresi uzar, gece süresi kısalır.
• Bu tarihten itibaren gündüzler kısalmaya geceler uzamaya başlar. Ancak 21 Mart tarihine kadar, gündüzler gecelerden uzundur.
• Aydınlanma çemberi Güney Kutup Dairesi’ne teğet geçer.
• Oğlak Dönencesi’nin güneyi güneş ışınlarını yıl içerisinde alabileceği en dik açı ile alır. Bu tarihten itibaren güneş ışınlarının gelme açıları küçülmeye başlar.
• Oğlak Dönencesi’nin güneyinde en kısa gölge yaşanır. Bu tarihten itibaren gölge boyları uzamaya başlar.

21 MART

Kuzey ve Güney Yarım Küre
• Güneş ışınları öğle vakti Ekvator’a 90° lik açı ile düşer.
• Gölge boyu Ekvator’da sıfırdır.
• Güneş ışınları bu tarihten itibaren Kuzey Yarım Küre’ye dik düşmeye başlar.
• Bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre’de geceler, gündüzlerden uzun olmaya başlar. Kuzey Yarım Küre’de ise tam tersi olur.
• Bu tarih Güney Yarım Küre’de Sonbahar, Kuzey Yarım Küre’de İlkbahar başlangıcıdır.
• Aydınlanma çemberi kutup noktalarına teğet geçer. Bu tarihte Güneş her iki kutup noktasında da görülür.
• Dünya’da gece ve gündüz süreleri birbirine eşit olur.
• Bu tarih Güney Kutup Noktası’nda 6 aylık gecenin, Kuzey Kutup Noktası’nda ise 6 aylık gündüzün başlangıcıdır.

Lise 1 Coğrafya 9 içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

COĞRAFYANIN TANIMI, KONUSU VE BÖLÜMLERİ

COĞRAFYANIN TANIMI, KONUSU VE BÖLÜMLERİ

Coğrafya, geo (yer) ile graphein (tasvir etmek) sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelmektedir. Coğrafyanın konusu yeryüzüdür. Coğrafyanın konusu içerisine yaşam içerisinde var olan birçok şey girmektedir. Örneğin çevreyi oluşturan taşküre (litosfer),suküre (hidrosfer), havaküre (atmosfer) ve canlılar küresi (biyosfer) coğrafyanın araştırması kapsamına girmektedir. Coğrafya, insanın yaşadığı doğal çevre ile ilişkilerini konu edinen bir bilimdir. Coğrafyanın tanımı yapılırken en çok yapılan hatalardan biri de coğrafyayı sadece bir dağın yüksekliğini bilmek ya da bir akarsuyun kaç km olduğunu bilmek sanmaktır. Biraz önce yapılan açıklamadan da anlaşılacağına göre doğal ortam ve bu doğal ortamın etkileri önemlidir. Bir coğrafyacı dağların yüksekliğini tam olarak bilmeyebilir ama o dağın tarım, ulaşım, turizm ve nüfuslanma üzerindeki etkilerini çok iyi bilir.

Coğrafya Biliminin İlkeleri:

Her bilim dalının olduğu gibi coğrafyanın da kendine özgü metot ve ilkeleri bulunmaktadır. Coğrafya bir olayı incelerken ilkelerden yararlanmaktadır. Bu ilkeler şunlardır;

1. Nedensellik İlkesi:
Coğrafi olayların araştırılması sırasında olayların nedenleri sorulmakta ve bunlara yanıtlar aranmaktadır. Örneğin Yağmur nasıl yağmaktadır? , Depreme neden olan faktörler nelerdir?

2. Dağılış İlkesi:
Coğrafi olayların yeryüzündeki dağılımı incelenmektedir. Coğrafyacı bir olayın sadece nedenini araştırmakla kalmaz bu olayın yeryüzü genelinde dağılımını da incelemektedir. Yukarıda sorulan sorulara coğrafyacı şöyle devam eder; Yağmurun ülkemizdeki coğrafi dağılımı nasıldır? Türkiye’de depremler hangi sahalarda daha fazladır ?
Dağılış ilkesi sadece coğrafyaya has bir özelliktir. Coğrafya’ya kimlik kazandıran ve diğer bilimlerden ayıran ilke dağılış ilkesidir.
Coğrafya’ya dağılış ilkesini Frederic Ratzel Kazandırmıştır.

3. Bağlılık İlkesi:
Coğrafi olayların birbirleri ile olan bağlantıları da incelenmektedir. Örneğin Yağışın basınçla, sıcaklığın Güneş ışınlarının düşme açısı ile olan ilişkisi ya da Dağlık ve engebelik alanların nüfus ve yerleşme üzerindeki etkileri de incelenmektedir.

Coğrafya Biliminin Yararlandığı Diğer Bilim Dalları :

1. Astronomi: Uzay bilimi

2. Jeoloji: Yer Bilimi

3. Jeofizik: Dünyanın içyapısını inceleyen bilim dalı

4. Hidroloji: Sular bilimi

5. Meteoroloji: Atmosfer olaylarını inceleyen bilim dalı

6. Kartografya: Harita bilimi

7. Zooloji: Hayvan bilimi

8. Botanik: Bitki bilimi

9. Antropoloji: İnsan bilimi

10.Etnoloji: İnsan ırklarını inceleyen bilim dalı

11.Sosyoloji: Toplumu inceleyen bilim dalı

12.Demografi: Nüfus bilimi

Coğrafyanın Bölümleri :

Coğrafya incelemiş olduğu konuları göre iki bölüme ayrılmaktadır:

1. Genel Coğrafya

A. Fiziki Coğrafya

a) Jeomorfoloji

b) Klimatoloji

c) Biyocoğrafya

d) Hidrografya

B. Beşeri Coğrafya

C. Ekonomik Coğrafya

2. Yerel Coğrafya

A) Bölgeler Coğrafyası

B) Ülkeler Coğrafyası

C) Kıtalar coğrafyası

1. GENEL COĞRAFYA : Fiziki beşeri ve ekonomik olayların yeryüzünün tamamında ayrı ayrı ele almaktadır. Olayların meydana geliş nedenleri ve dağılışları incelenmektedir. Gözlem ve karşılaştırma yapılarak olaylar bir sınıflandırmaya çalışmaktadır. Genel coğrafya incelemiş olduğu konular bakımından üç bölüme ayrılmaktadır.

A) Fiziki Coğrafya : Yüzey şekilleri başta olmak üzere okyanuslar denizler göller ve akarsular gibi su küreyi oluşturan unsurlar da inceleme alanına girmektedir. Fiziki coğrafya denilince yeryüzünün dış görünümü aklımıza gelmelidir.

Jeomorfoloji ( Yüzey şekilleri bilimi ) : Yeryüzü şekillerinin oluşumlarını araştırır. Bunları sınıflandırır. Örneğin depremlerin meydana gelmesi gibi. Akarsuların oluşturmuş olduğu şekiller, buzul ve rüzgârların meydana getirdiği yer şekilleri jeomorfolojinin inceleme alanına girmektedir.

Klimatoloji ( İklim Bilgisi ) : Yeryüzündeki iklim tiplerini ve bu iklim tiplerinin coğrafi dağılımını incelemektedir. Örnek vermek gerekirse Tropikal iklimi meydana getiren şartlar ve bu iklimin görüldüğü yerler klimatoloji biliminin kapsamı alanına girmektedir.

Biyocoğrafya ( Canlılar coğrafyası ) : İnsan hariç yeryüzündeki diğer canlıların ( hayvan ve bitki) coğrafi dağılışını ve bu dağılışı etkileyen fiziki şartları incelemektedir. Örneğin küçükbaş hayvanların dağılım alanları ve bu dağılımda etkili olan iklim koşulları ve yer şekillerinin etkisi biyocoğrafyanın konusudur.

Hidrografya ( sular coğrafyası ) : Denizler, göller, akarsular ile yeraltı sularının özelliklerini inceler dağılışlarını açıklar.

B) Beşeri Coğrafya : Yeryüzündeki insan topluluklarının doğal ortamla olan ilişkilerini incelemektedir.
İnsanlara ait tüm özellikler beşeri coğrafyanın konusu içerisinde yer almaktadır. Örneğin İnsanların sayısı, yıldan yıla değişimi bu değişimde etkili olan faktörler, İnsanların yaş cinsiyet, medeni durum, çalışma koşulları, eğitim seviyesi gibi özellikleri beşeri coğrafyanın kapsamı içerisinde yer almaktadır.

C) Ekonomik Coğrafya : İnsanların yapmış olduğu faaliyetler ekonomik coğrafyanın kapsamı içerisinde yer almaktadır. Tarımı etkileyen şartlar, tarım ürünlerinin yetişme şartları, tarım ürünlerinin coğrafi dağılışı yine aynı sanayi, ulaşım, ticaret ve turizmi etkileyen olaylar da ekonomik coğrafyanın kapsamı içerisinde yer almaktadır.

2. YEREL COĞRAFYA: Genel coğrafyanın incelemiş olduğu tüm konular yerel coğrafyanın konuları arasında yer almaktadır. Ancak yerel coğrafya olayları incelerken bir sınır belirtmektedir ve olayları daha dar bir çerçeve de incelemektedir. Örneğin rüzgâr oluşumuna neden olan faktörler genel coğrafyanın klimatoloji biliminin kapsamı içerisindedir. Ancak Türkiye’de etkili olan rüzgârlar yerel rüzgarlar yerel coğrafyanın konusuna girer.

Mustafa Yiğit tarafından derlenmiştir.

Coğrafya içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Neden Coğrafya Öğrenir ve Öğretiriz?

Neden Coğrafya Öğrenir ve Öğretiriz?

Bütün çeşitlilikleriyle yeryüzüne bağlı olayları tanıtan, bunları açıklayan bilim (İZBIRAK, 1993) olarak tanımlanan coğrafya; Latince kökenli geo (yer) ile graphein (tasvir etmek) sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuş birleşik bir terimdir.
Coğrafya terimi ilk kez M.Ö. III. Yüzyıl başlarında eski Mısır’ın İskenderiye kentinde yaşamış olan Eratosthenes (M.Ö. 275-195) tarafından geographica yada geographein biçiminde kullanılmış olduğu kabul edilir. Eratosthenes tarafından yazılmış olan geographica (coğrafi, coğrafya ile ilgili, coğrafya ilmine ilişkin) isimli eser coğrafya ilminin adının konması bakımından önemli bir kaynaktır (Doğanay,1993).

Temelde bir “yerbilimi” olmakla birlikte, araştırmaların merkezinde insan, yani “toplum” vardır. Amacı, insan ve çevre (ortam) arasındaki karşılıklı ilişkileri ortaya koymaktır. Bu nedenle “coğrafya, yeryüzünde oluşan fiziksel, sosyal ve ekonomik olayları, insan ve çevre özellikleri arasında ilişkiler kurarak inceleyen bir bilimdir” şeklinde tanımlanmaktadır (Doğanay,1989).

Günümüzde Coğrafyanın değişik bilim insanları tarafından temelde birbirine benzeyen birçok tanımı yapılmıştır. Yapılan tanımların temeldeki ortak öğesi insan ve çevredir. AKKUŞ’ a göre (1998) coğrafya, “insanla tabii ortam arasındaki etkileşimi, dağılış, karşılaştırma ve nedensellik ilkelerini kullanarak araştıran ve sonuçlarını sentez olarak veren bir bilim dalıdır.”

Şahin’ e (1998) göre “Coğrafya, insanın içinde yaşadığı çevrenin doğal özelliklerini, insan-doğal çevre etkileşimi ve bu etkileşim sonucu insanın ortaya koyduğu beşeri ve ekonomik etkinlikleri kendi prensipleri çerçevesinde inceleyerek sonuçlarını açıklayan bilimdir.”
“Eğitim programlarında sosyal bilimler grubu içinde yer alan coğrafya, bir bilgi kategorisi olarak insanın evi niteliğindeki Dünyanın çeşitli yönlerini betimlemeye ve yorumlamaya çalışmaktadır. Bu disiplinin peşinde olduğu temel sorular nerede? ve neden oradadır?” (Alkan-Kurt,1998).

Coğrafyanın ne olduğu ve tarihi süreçte gelişimini burada anlatmak mümkün değildir. Bu konuda yazılmış önemli eserlerden biri olan Özgüç ve Tümertekin hocaların COĞRAFYA Geçmiş-Kavramlar-Coğrafyacılar isimli kitabı öğrenmek ya da bilgi tazelemek isteyenler için önerilebilir.

Coğrafya’yı öğrenmek neden önemlidir?
Her öğretim kademesinde biz öğretmenlerin karşılaştıkları ve çoğu zamanda tam olarak cevaplamadığımız yada cevaplayamadığımız soru, öğrencilerin “neden bunu öğreniyorum” sorusudur. Coğrafyanın önemini kavratabilmek için coğrafya açısından bu sorunun cevabını kendimize ve öğrencilerimize vermemiz gerekmektedir. Aşağıda bu soruya ilişin bazı önemli bilim insanlarının cevapları verilmiştir.

Amasyalı Strabo (M.Ö.60-M.S.21)’ ya göre “Coğrafya, toplumsal yaşam ve yönetme sanatı açısından taşıdığı sınırsız öneme ek olarak, kara ve okyanusta yaşayanlar, bitki örtüsü ve dünyanın çeşitli kesimlerinin özellikleri ve ürünleri konusunda bizlere bilgi verir. Bu bilgi insanı, yaşam ve mutluluğa ilişkin büyük sorunlarının ciddi biçimde bilincinde kılar (Özgüç ve Tümertekin, 2000).

Modern coğrafya’nın başlangıcı olarak kabul edilen XVII. Yüz yılda yaşamış Alman Bernardus VARENUS coğrafyanın öğrenilmesi gerektiğini şu şekilde açıklamaktadır (Özgüç ve Tümertekin, 2000).

1. Değeri yüzünden –yeryüzünde yaşayan ve diğer hayvanların çok ötesinde nedensellikle donanmış insana en yüksek derecede uygun olduğu için- gereklidir.

2. Aynı zamanda hoştur –yeryüzünün sahip olduğu varlıkları ve bölgelerini düşünmek, yorumlamak gerçekten vakit ayırmaya değer bir tazelenme olacaktır.

3. Olağanüstü yararlılığı ve kullanabilirliği yüzünden gereklidir; ne teologlar, ne tıp adamları, ne yargıçlar ne tarihçiler nede eğitilmiş kişiler engellerle karşılaşmaksızın kendi alanlarında ilerleme isteklerini coğrafya bilgisi olmaksızın başaramayacaklardır.
Fransız Beşeri Coğrafyacı Yves Lacoste coğrafyanın ne işe yaradığını “coğrafya savaşmak içindir” isimli eserinde şöyle anlatmaktadır. “Coğrafya, bugün her zamankinden daha fazla bilgi ve iktidar biçimidir ve uzaysal incelemeye değinen her şey tehlikeli olarak görülmektedir. Zira coğrafya önce savaşmaya yarar. Sadece geçmişte değil, bu gün beklide her zamankinden fazla. Örneğin içindeki radikal solcu coğrafyacıların çok önemli bir role sahip olduğu New Geography’nin teorik araştırmaları, Vietnam’daki elektronik savaş olarak adlandırılan savaşta otomatik haritacılık tekniklerinin hazırlanmasını ve uygulamalarının mümkün olduğunu göstermiştir. Coğrafyacının gerçekte güçsüz bir röntgenci değil, istesin veya istemesin, iktidarın hizmetinde bir bilgi ajanı olduğunu ve devrimci beyanların ve ahlaki kaygıların hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini anlaması gerekmektedir. Coğrafyacı coğrafyanın stratejik bir bilgi olduğunu ve stratejik bir bilginin de tehlikeli olduğunu hiç aklından çıkarmamalıdır (aktaran Özey, 2007).

DOĞANAY(2002) neden coğrafya öğrenir ve öğretiriz? Sorusunu üç başlık altında cevaplamaktadır.

1. Yurt sevgisinde coğrafya: coğrafya dersi genel kültür kazandırma işlevinin ötesinde bireylerde yurt sevgisinin gelişip kökleşmesinde de önemli bir rol üstlenmektedir. Vatan her yönüyle tanındıkça daha çok sevilir. Naturalist felsefe akımının XVII.yy.’da Avrupa’da doğuşunda coğrafya seyahatleri önemli rol oynamıştır. JJ. Rousseau – J. Dewey gibi fikir adamları genellikle coğrafi çevrenin güzelliklerini yerinde gözleme almışlar, bu güzellikleri eserlerinde romantik ifadelerle anlatarak insanlarda, çevre güzelliklerine karşı büyük ilgi uyandırmışlardır.

2. Yurt savunmasında coğrafya: Askerlik ilminde coğrafya ilmi ve coğrafi görüşlerin etkin rolü bulunmaktadır. Gerçekte de strateji, Jeostrateji ve Jeopolitik gibi siyasal ve askeri ilimler yada teknikler, aslında temelleri coğrafya ilminden oluşmuş ilimlerdir. Zaten gerek jeopolitik ilminin kurucusu olan F.Ratzel, gerek kenar kuşak hakimiyet teorisinin kurucusu olan Spykman ve benzer teorilerin kurucuları ya coğrafya bilim insanları yada coğrafyayı çok iyi bilen asker subaylardır. Çünkü bu teoriler coğrafi esaslar üzerine temellendirilmişlerdir.

3. Yurt yönetiminde coğrafya: Devleti yönetenlerin yönetimde başarılı olmalarının bir tek yolu vardır. ülkenin sorunlarını doğru teşhis etmek ve sorun çözeceği sahayı yeterince tanımaktır. Özellikle bölgesel ekonomik ve sosyal sorunlar, büyük ölçüde çevrenin doğal koşulları ile ilgilidir. O halde sadece çevrede toplumun kültürel yetersizliklerini değil, onunla birlikte, doğal çevre koşullarını da dikkatle analiz etmek gerekmektedir. (Daha geniş bilgi için Doğanay 2002 s.:177-185)

Okulda coğrafyayı öğretirken yukarıda ifade edilenlerden yola çıkarak öncelikli olarak öğrenciye coğrafya bilgisinin ne, neden ve kadar önemli olduğunu, nerede ve nasıl kullanıldığını fark ettirmeliyiz.
Örneğin: Türkiye nüfusunun yapısal özelliklerini işlerken verilecek bir ödevde öğrencilere verilecek yönerge: “Farklı ekonomik sektörlerde faaliyet gösteren TÜRKİYEM HOLDİNG’İN AR-GE bölümünde araştırma uzmanı olarak çalışmaktasınız. Holding yönetimi ülkemizin bazı illerinde yatırımlar yapmak istiyor. Bu yatırımların hangi illere yapılacağına karar verilebilmesi için illerin nüfuslarının yapısal özelliklerinin bilinmesi gerekiyor.
Sizden bu illerin nüfuslarının yapısal özellikleri (Yaş ve cinsiyet durumu, Eğitim durumu, nüfusun ekonomik faaliyetlere göre dağılımı, kırsal ve kentsel nüfus) hakkında bilgi toplayarak önerilen diğer iller ve Türkiye nüfusunun genel yapısal özellikleri ile karşılaştırarak bir rapor hazırlamanız isteniyor.”Şeklinde düzenlenerek öğrenciye, öğreneceği bilginin hayatta uygulanabileceği alanı da fark ettirmiş oluruz.

KAYNAKLAR:
AKKUŞ, A., 1998. Genel Fiziki Coğrafya, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara.
ALKAN, C. KURT, M., 1998. Özel Öğretim Yöntemleri (Disiplinlerin Öğretim Teknolojisi), Anı Yayıncılık, Ankara.
DOĞANAY, H., 1993. Coğrafya da Metodoloji, MEB Yayınları,İstanbul.
DOĞANAY, H., 1989. Coğrafya ve Liselerimizde Coğrafya Öğretim Programları, Coğrafya Araştırmaları Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu, Coğrafya Bilim ve Uygulama Kolu, Cilt: 1, Sayı: 1, Ankara.
DOĞANAY, H. 2002. Coğrafya Öğretim Yöntemleri (5. Baskı), Aktif Yayınevi, Erzurum
İZBIRAK, R., 1992. Coğrafya Terimleri Sözlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Öğretmen Kitapları Dizisi:157, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.
ŞAHİN, C., 1998. Coğrafyaya Giriş, Gündüz Eğitim ve Yayıncılık, Ankara.
ÖZEY, R. 2007. Siyasi Coğrafya (genişletilmiş 5. Baskı), Aktif Yayıncılık, İstanbul.
ÖZGÜÇ, N. ve TÜMERTEKİN, E. 2000. Coğrafya Geçmiş-Kavramlar-
Coğrafyacılar, Çantay Kitabevi, İstanbul

Hazırlayan: Adem SEZER
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Eğitim Fakültesi
Coğrafya Eğitimi Ana Bilim Dalı

Coğrafya içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum